Bir Park Hikayesi ve Memleketin Hali

Yazar olma heveslisi biri olarak, sinema filmlerinde bile görülemeyecek denli gerçeküstü bir atmosfer tasarladım yeni kitabımda. İnanıyorum ki, hiçbir eleştirmen engelleyemeyecek yazdığım romanın milyarlarca satmasını.

Çapulistan’ı anlattığım dev eserimde, kolunda kan gurubu yazılı, boynunda düdük asılı, başında kask, gözünde deniz gözlüğü, yüzünde gaz maskesi ile yaşamını sürdüren insanların sokaklara dökülmesine neden olan olaylar şöyle gelişiyor.

Dip dibe üst üste yığılmış binlerce beton binanın ortasındaki parkta yetmiş yıldır yaşayıp giden birkaç ağacı fark eden rantiyeciler, bu kıymetli alana alışveriş merkezi yaparak paralarına para katmaya heveslenirler. Ve yakın tarihin askeri darbe günlerinden birisi olan 27 Mayıs’ta iş makinelerini gönderip, ağaçları söktürmeye kalkışırlar.

Bu duruma itiraz eden genç kadınlar ve erkekler, parktaki anılarını korumaya ve şehre nefes aldıran yeşil alanın hayatını kurtarmaya kararlı olduklarını dillendirirler. Kimisi ağaçlara çıkarak, kimisi ıhlamurların gövdelerine sarılarak mahallelerinin akciğerlerini savunmaya çalışırlar.

Etraflarını kuşatan “güvenlik güçleri” ise, kaba kuvvet kullanarak onları parktan çıkartmaya azmetmiştir.  Yüzüne biber gazı sıkılan kırmızı elbiseli kadının görüntüsü fotoğraf karesine dönüşürken, birkaç amatör kameranın gözleri önünde harekete geçen kepçe, parça parça ederek canını alır ağaçlardan birinin. 

Ağacın çığlığı, duymasını bilen kulakları sağır ederek, bulutlarda yağmura dönüşerek bütün şehirlerin üzerine yağar. İkinci ağaca uzanırken kepçe, mahallenin vekili Sırrı gelip önünde durur.  Hal böyle olunca da, mahkeme kararını gösteremeyen adamlar ağaca dokunamazlar.

O andan itibaren yüzlerce kişi çadır kurup Parkta nöbete başlar. Tanışıklıkları çoğalır. Dostlukları pekişir. Aynı şarkıları dinlerken, giderek kendi şarkılarını bestelerler. Her gün maruz kaldıkları gaz bulutlarının içinde, mizah ve ortak aklın güzelliğinde günler ve geceler geçer.

Her seferinde daha da acımasızlaşır “güvenlik güçleri.” Sabahın kör vaktinde uykuda yakalayıp onları, çadırlarını ateşe verirler. Yine de hızla artar parka gelenlerin sayısı. Yaralar sarılır. Eksikler tamamlanır.  Beraber itiraz edilirken olup bitene, beraber yenilir içilir, beraber gülünür komikliklere. 

Kafka’nın böceği

Onlara reva görülen vahşeti ve acımasızlığı gören duyan vicdan sahipleri, kendi belleklerinde biriktirdikleri olumsuzluklara “artık yeter” demek için, yaşadıkları bölgelerin meydanlarında buluşur.

Kimler yoktur ki aralarında. Kaç çocuk doğuracağına karışılanlar, içki içeceği saatler sınırlananlar, her seslenişte aptal yerine konulanlar, inancının ya da inançsızlığının siyasi malzeme yapılmasından hoşlanmayanlar, kendisine hayat diye sunulan koşullardan canı yananlar, konu komşu ülkelere savaş ilan edilmesinden bıkanlar, askeri darbeleri etinde kemiğinde yaşamış olanlar, spor kulüplerine olduğu kadar haksızlığa uğrayanlara da taraftar olan gruplar, sanatçılar, akademisyenler,  güzel günleri beklemekten yorulmayan anneler, babalar, çocuklar…

Her akşam dokuzu gösterince saatler, olağanüstü bir orkestra kurulur memleketin dört köşesinde. Binlerce müzisyen tenceresini tavasını eline alıp ritim tutar, sokaklar korna sesleriyle dolar. Evlerin ışıkları yanıp sönerken, dünyanın en güzel şarkıları bestelenir. 

Kafka’nın böceğini ömrü hayatlarında duymadıklarından olsa gerek, böcek gibi gördüklerimiz aslında düşünebilen birer insan olabilir mi, sorusunu akıllarına hiç getirmeyen güvenlikçiler, kendi vatandaşlarına tonlarca tazyikli su ve gaz sıkıp, onları coptan geçirmekle de yetinmeyerek, plastik mermi ve adı sanı bilinmeyen kimyasal maddeler kullanmaya başlarlar. Fakat heyhat, helikopterle havadan sıktıkları gaz bile, kalabalıkları dağıtmak yerine safları sıklaştırır. Ne yapıp etseler de, karşılık bulamazlar şiddetlerine.

Siyah elbiseli bir kadın, ölümden öte köy mü var dercesine kollarını açıp göğsünü siper eder sıkılan suya. İnsanın insana zulmüne seyirci kalamayan Çarşı, gazın çoğunu ciğerlerine çeker. Talcidman gaza maruz kalanların imdadına yetişir. Doktorlar ve tıp öğrencileri yaralıların, avukatlar şiddete uğrayanların yardımına koşar. RedHack saldırganların internet sitelerini çökertir. Çırılçıplak bedeni ile dikilir şiddetin karşısına bir adam. Yenilmezler adıyla çizer hepsini ustanın biri. Halk olduğunu bir güzel hatırlatır roman kahramanları.

Bütün bunlar olurken, ülkenin çoksatar gazetelerinde parka ve gaz kokan sokaklara dair tek satır yazı yazılmaz, reytingi yüksek televizyonlarda tek haber yer almaz. Bir takım medya mensupları sanki başka gezegenlerde yaşamakta, bu sebeple olan biteni bir türlü görememekte ve haber sıkıntısından inim inim inleyerek, penguenlerin hayatını tefrika etmeye kadar vardırmaktadırlar işi. Aynı manşeti atmaktadır, merkezileşen yayınlar. 

TV kanallarının kapısına gidip, kendilerini habersiz bırakan “haber kanallarını” utandırmayı dener çapulcular. Sonra da kendi ÇapulTV’lerini kurarak parktan yayın yapmaya başlarlar. 

Bu arada uçağına atlayarak, yurtdışına komşu ziyaretine gidip, birkaç gün sonra geri dönen ülke yöneticisi; “o parka hem avm hem cami hem de topçu kışlasının aynısından yapılacak” cümlesini yineler. Bana oy veren yüzde elliyi evde zor tutuyorum, dediğinde Çapulistan halkına, sokaklarda eli sopalı adamlar dolaşmaya başlar.

Kahrolsun bağzı şeyler

İnsanlara gaz sıkılmaya devam edilir sonraki günlerde de. Kuşlar kaçışır, bulutlar sararır. Biber gazının doğadan elde edildiğini ve doğal olduğunu açıklar yetkililerden birisi.

Gaz fişeklerini nişan alarak atanlar, insanların kolunu bacağını kafasını kırar, gözünü çıkartır. Yaralılara yardım etmek için kurulan revirlere ve çapulcuların sığındığı binaların içine gaz bombaları atılır, gaz maskeleri ve su şişeleri toplanılır. Gencecik çocuklar vahşice dövülüp yol kenarlarına bırakılır. Milletin aslı bu haldeyken, vekilinin de burnu kırılır. Doktorlar elleri arkadan kelepçelenerek gözaltına alınır, avukatlar yerlerde sürüklenir.

Vakti zamanında komşusuna, “halkını ezen hiçbir sistem ayakta duramaz”, diyen yönetici, günlerdir hiç durmadan konuşmaktadır. Hep konuşmaktadır. Yine konuşmaktadır. Orada olan cami imamı doğru olmadığını söylese de; yaralıların sığındığı ve revire çevrilip ilk yardımların yapıldığı camide, çapulcuların aslında içki içip alem yaptığını iddia etmektedir. ABD yalanlasa da; Wall Street’te aslında şiddet nedeniyle 17 kişinin öldüğünü açıklamaktadır. Gezi Parkında kandil simidi dağıtılıp namaz kılınmış olsa da; orada başı örtülü kadınlara saldırıldığını söylemekte, vatandaşın ağzına ve gözlerine sıkılan gazlardan bahisle, Avrupa’da da kullanıyorlar diyerek, bundan doğal ne olabilir ki mesajını vermektedir. 

Diğer bazı kişilerse; uygulanan orantısız şiddeti durdurmak yerine, yurtdışındaki imajımızın sarsıldığından, borsadan, paranın değer kaybından dem vurarak, adeta, mala gelen cana gelsin kabilinden sözler etmekte ve istesek sosyal medyayı kapatırdık ama hadi gene iyisiniz, mealinde konuşarak, kafaları kırılıp gözleri çıkartılanlara hitaben, “parkta ıhlamur kokuları içinde oturan gençlerimizin gözlerinden öperiz”, demektedirler.

Kimi çapulcularsa, gazdan fırsat bulup da nefes alabildiklerinde “kahrolsun bağzı şeyler”, diye söylenmektedirler. 

Umuda yolculuk baki

Dünyanın birçok ülkesinde “her yer park her yer direniş” sözleri yankılanıp itiraz parmakları kaldırılırken,  19 uzun gün ve 19 uzun gece yaşanır.  Metro, vapur ve otobüsler çalışmasa da, evlerinden çıkanlar sel olup, boğaz köprüsünü yürüyerek geçip Gezi parkına yönelir. Ve bu satırların yazarı o an itibariyle Çapulistan halkına iflah olmaz bir şekilde sevdalanır. 

Ne olacak parkın hali sorusunu yanıtlamak üzere mikrofonlara konuşan “sanatçı”lardan Şaşmaz’ın ne dediği, özne ve yüklemlerinin bir kısmından tasarruf ettiği için anlaşılamaz. Diğer “sanatçı” Kaçan ise, büyük abdestten söze girdiğinden kaale alınmaz.

Aynı gündemle bir araya gelen tırnak içine sığmaz sanatçılar ve Gezi Parkı temsilcilerinin toplantısında ise, hem aşırı sendikacı hem de kadın olan bir çapulcunun, sosyoloji ve halkın psikolojisi kavramlarını kullanmasıyla toplantı sona erdirilir.

Yerle bir edilir Gezi Parkında kurulan güzellikler.  İstanbul’da öldürülen Mehmet Ayvalıtaş’ın, Hatay’da öldürülen Abdullah Cömert’in, Ankara’da kurşunla başından vurulan Ethem Sarısülük’ün, Adana’da köprüden düşerek ölen Mustafa Sarı’nın acısı düşmüştür yüreklere.

Sonra bir gece, Taksim meydanında elleri cebinde bir adam görülür. Duran adamlar ve duran kadınlar çoğalır şehirlerin meydanlarında.

Umuda yolculuk baki kalır…

* Not; kurgu bir roman yazmak için bile olsa, böyle güzel insanlara bunca kötülüğün yapılabileceğini tasarlayabildiğim için okuyan herkesten özür dilerim.

gönül ilhan

  
1777 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın