Bir Çift Kanat Bütün İstediğim

Mimoza ağaçlarının sarıçiçekli dallarını havai fişekler gibi patlatırken bahar; tatlanmaya yeni meyletmiş üzüm salkımlarında sararırken akşam; martı çığlıklarıyla sarsılırken adalar; gecenin vefasız sevgili gibi erkenden gidişini izlerken laciverte kesmiş dağlar; acemi bir balıkçının oltasında çırpınırken Kız Kulesi, sözcüklerin ve fotoğrafların peşine düşerek yola çıkmaya ne dersiniz?

Baktığınız her dağın, yürüdüğünüz her sokağın, gördüğünüz her yapının, insan hikayeleriyle dolup taşan üst üste yığılı sayfalarını usulca açarak; Rus harbinde Kars’a yerleştirilen Molokanlar’la tanışmayı; sincapların ağaçtan ağaca geçerek Anadolu’yu dolaşabildiği günlerin tanığı olan çınarların gölgesinde serinlemeyi; İspanya’da gitar ve kastanyet sesinden damıtılan şarkılar dinlemeyi; Küba’da, başka bir sistemin kalbinde dolaşarak insanın mutluluğuna dair umudunuzu tazelemeyi ister misiniz?

Sevgiliden gelen mektup güzelliğinde doğuyorken ay Kaldera’da; bayraksız ve pasaportsuz bir dünya düşleyerek 32 gün boyunca Kiklad Adaları arasında mekik dokuyup; Atina’dan Meteora’ya; Parga’dan Korfu’ya; Mikanos’dan Santorini’ye;  İos’dan Sisam’a; Yunanistan anakarasında ve adalarında dolaşmak üzere, bu kitap boyu sürecek yolculuğa siz de gelir misiniz?

Kitaptan alıntılar:

 “Bulaşıyor yerli gözlerindeki korku gözlerimize. Ellerimize kan bulaşıyor. Bir kaşifin katile dönüşmesindeki ayıpla kızarıyor yüzümüz. Uzak, çok uzak ülkelerin altın ve incilerine duyulan şehvetin yapış yapış utancı kaplıyor içimizi. Yerlilerin köleleştirilmesiyle kanıyor kalbimiz, en ince yerinden…

 “Gümüş olmak istiyorum’ diyen Şair taht kurarken kalbimizin başköşesine, ömrü bir yana savruluyor Dali’nin, sanatı öte yana. Başı öne eğiliyor gitar ve kastanyetin…

 “Pişirdiği kahveyi Artemis Amcayla birlikte yudumlarken, altı yaşındaki Stelyo’nun çaldığı akordeonun ezgisiyle batıyordu güneş ve sevgiliden gelen zarftan usulca çıkarılan mektup güzelliğinde doğuyordu ay Kaldera’da…

 “Ağır ağır limandan çıkıyoruz. Hava serin. Yıldızdan geçilmiyor gökyüzü. Sahilde şarkı söylüyor ‘Pazarları Asla’ filminin İrma’sı, duyuyorum…

 “Girişteki beton sete oturup denize bakıyorum. “Hiçbir zaman insan yüreğini yaralama” cümlesini fısıldıyor Nikos Kazancakis; Mikis Theodorakis besteye başlıyor; Antony Quin suretinde dans ediyor Alexis Zorba…

 “Dedesinin 1924’de İzmir’den geldiğini söyleyince, hiç küllenmeyen bu hasret tanıdık kılıyor ikimizi. Türk ve Yunan kahvelerinin aynı oluşundan başlayan sözümüz, mübadelede çekilen acılara ve Smyrna’nın güzelliğine uzanıp, komşu olduğumuz gerçeğiyle noktalıyor kendini…

 “Sınırlı sularda yüzmeye razı olmuş onca uysal balığın arasına aykırı balığı çizen ressamın fırçasından, hisseler düşürüyorum kendi payıma…

 “Bana kalsa, barış için ömür harcayanların “en insan” ilan edilmesini isterdim kitaplarda… İlle de yontulacaksa heykel, karınca bile ezmemişlerinkini görmek isterdim etrafımda…

 “Sur dibinde bağdaş kurmuş, akordeon çalarak ayın doğuşunu hızlandırıyor bir çocuk. Bense, bayrakların ve pasaportların müzelere kaldırıldığı günlerin geleceğini tekrarlıyorum kendime. Hanya’yla vedalaşma zamanı gelip çatıyor. Kolay olmuyor ayrılmamız…

 “Peru’dan gelenlerden koka ağacı dalları ve selamlar alarak çadırının önünde takı yapacak Antonyo. Yaz geçip kış gelince de Atina’ya gidip, başka Antonyolarla ortaklaşa tuttukları odalarda yaşayacak. Lacivert taşlı yüzükse belleğinde, Antonyo’nun ve Peru’nun hayat bilgisiyle birlikte benimkini de saklayacak…

 “Yanında durduğu mezar taşında yazılı tarihlerden içime sızıyor, genç yaşta yitirilen oğul acısı…


Yorumlar - Yorum Yaz