Alemdar Sineması ve Haşim Kanar


 
Hiç çocuk olmadım bir daha…


Bugün 17 Nisan, Köy Enstitülerinin 1940 yılında kuruluşunun yıldönümü. Bir köylü çocuğu olarak, yakasız gömlekleri ve tahta bavullarıyla girdikleri okullardan, bilgiyle donanmış olarak köylerine dönen o çocukların siyah beyaz fotoğraflarına bakmak, beni çocukluğuma geri götürür her defasında.

Köy Enstitülerinin sadece kendi mezunlarına değil, benim gibi ikinci kuşağa da bilinçle yaşanacak bir hayatın kapılarını açtığını, kendi kişisel tarihimden bilirim çünkü.

Çocuğunun okuyup adam olacağına, üstelik de devletten 30 gayme maaş alacağına aklı hiç kesmeyen dedemin anlattıkları gelir aklıma. Altı çocuğundan birini, haylazlıklarından ve köylünün şikayetlerinden bıktığı için okula göndermeye zar zor razı olduğunu anlatan sesi kulaklarımdadır hala.

Sonra, bir dağ köyünde yaşayan anneannemi düşünürüm. Ayıplanmasına karşın bütün köyle inatlaşıp, kızını okula gönderişindeki kararlılık imrendirir beni her anımsayışımda.

Yaşadıkları binaları inşa etmekten, yiyip içtiklerini ekip biçmekten, giydikleri giysilerini dikmeye dek her alanda üreterek yaşamanın keyfiyle donanmış bir ana babayla büyürken biriktirdiğim binlerce anı çalar kapımı.

Köye haftada bir gelen gazetenin gaz lambası ışığında okunuşunu, arkadaşlarımla tarlaya dalıp kopardığımız soğanları ekmeğe sararak, ağız dolusu koparıp yediğimiz akşamüstlerini özlerim.

Taşındığımız kasabada, sadece tercüman gazetesi satmakta direnen berberin diğer gazeteleri de getirmesi konusunda ikna edilemeyişini, soframızdan kısılan birkaç aylık öğretmen maaşına kıyılarak İstanbul’a gidiş gelişler sonucu alınan gazete bayiliğini gülümseyerek anarım.

O bayilik sonucu kurulan kasabanın ilk gazete büfesine gidip, Teksas ve Tom Miks’in yeni sayılarını, kasap dükkanının önündeki kediler gibi bekleyişimi, Tom Miks’in kişiliksiz duruşuna, Suzi’nin turta ve evlenme merakından ibaret varlığına tepkimi, Çelik Blek’in asiliğine duyduğum hayranlığı bugün bile anımsarım. İçimdeki öğrenme tutkusunun evdeki tıka basa dolu kitaplıktan beslenişi hiç çıkmaz aklımdan.  

Babamın bir müfettişin karşısında ayak ayak üstüne atarak, indirmemekte direnişinden başlayıp, yazdığı açık mektuplara dek uzanan gerekçelerle sürüldüğü kentlere gidişlerimiz, kamyonlara yüklenen eşyalarımız, geride bıraktığım kedilerim, kamyonculara ödenen paradan sonra ayın sonunu getirebilmek için yapılan ince ince hesaplar, yeni okullar, yeni arkadaşlarla geçen yıllar gözlerimin önünden gitmez.

Her gittiğimiz yerde, sürülen başka ailelerle kurulan ve en zor koşullarda bile bitmeyen güzelim dostlukları, sadece zamana yenik düşerek eksilebilecek bir hazine gibi saklarım belleğimde.

Beni ben yapan böyle güzel bir çocukluk yaşarken, 1968 Temmuzunda korkuyu, acıyı ve utancı öğrendiğim o gün, hiç çocuk olmamışçasına birdenbire büyüdüğümü canım yanarak anımsarım hep…

Kayseri’de Alemdar Sinemasının dört duvarı arasında 800 öğretmenle birlikte yakılmak istenen bir babam olması, korkuyla tanıştırdı beni. İnsanın insanı yakmaya kalkışması içimi acıyla doldurdu.

Sinemayı ateşe vermelerinin ardından kitapçıları tahrip eden yobaz sürüsünün, hiç tanımadığım o kadını çırılçıplak bırakıp, faytonla kentin sokaklarında dolaştırarak aşağılamasından duyduğum utançla, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anladığım o gün, çocukluğum geri gelmemek üzere terk etti beni. Ve hiç çocuk olmadım bir daha.

Sonra hızla akıp geçti zaman. Köy Enstitülü anne ve babalar birer birer ayrılmaya başladılar aramızdan.

Yaşanmış kısa çocukluğumun son tanıklarından Haşim Kanar da gidenlerden biriydi.

Ben artık nasıl inanırım bir zamanlar çocuk olduğuma?

“Buzdolabı burjuva aletidir, bizim gibi insanların evine giremez” diyen Haşim’e karşı hazırladığımız karton pankartları taşıyarak, evin salonunda çocuk gövdelerimizle yaptığımız yürüyüşü size kim anlatabilir bundan sonra?  

Ana babaları öğretmen örgütlülüğü için toplantılara giderken, içlerinden birinin evine bıraktıkları çocuklarının yaşadığı güzelliklerin, kırk yılı aşkın ömürlü dostlukların temeli olduğunu artık size kim söyleyebilir?

Her sürgün sonrası aynı kentlerde yeniden bir araya gelen ailelerin dostluklarının ölçüye gelmez tadını, kendi deyişiyle “çifte kavrulmuş köy enstitülünü”’nün yerine kim şiirleyebilir ?

Gidişinden bir gün önceye dek varlığından mahrum bırakmadığı dil derneği toplantılarında yeni soruları, yılların imbiğinden damıttığı sesiyle kim sorabilir?

17 Nisanlarda size artık kim; “potinlerimiz beykozdu/ beykozun içinde ilk kez/ çorap gördü ayaklarımız/ okşar gibi giydik ikisini de/ nedense yadırgadılar bizi” şiiriyle seslenebilir?

79 yıllık ömrü kim bu denli güzel, onurlu ve son saniyesine dek israf etmeden okuyup yazarak geçirebilir?

“Beyaz giyme toz olur/ siyah giyme söz olur/ gel beraber gezelim/ muradımız tez olur” türküsünü söyleyerek yolcu ettik onu, vasiyetini yerine getirdik.

Köy enstitülü delikanlımızı, bir eksiği tamamlarcasına taktığı kasketinin gölgeleyemediği ışıklı gözleri ve kimliklerinden en çok sevdiği “komünist” kimliği ile anımsayacağız en çok.

Kırmızı taç yapraklı bir kır çiçeğine dönüşüp bahara merhaba demesi, sonra bulut olup yeryüzünü seyreylemesi uzun sürmeyecek biliyorum.

Sahi, bu nisanda gökyüzüne bir bulut daha eklendiğini görürseniz haber verir misiniz bana?

gönül ilhan


Yorumlar - Yorum Yaz